ya sonra
aklıma “aşk hakkında kısa bir film” yani “a short film about love” filmi geldi. filmin finalinde Madga , kendisine aşık olan karşı apartmandaki Tomek’in boş dairesine gidiyor. onun odasına giriyor, masadaki dürbünü alıyor. ve aylarca kendisini izleyen Tomek’in penceresinden kendi dairesini izliyor.. ve biran için kendisini görüyor… eminim izleyen herkesi etkileyen bu andan itibaren Madga olaylara Tomek’in gözünden bakıyor ve fikirleri değişiyor. sonunda evet kavuşuyorlar ama “sonsuza kadar mutlu yaşadılar” gibi bir mutlulukla değil. biri sevmeyi, diğeri sevilmeyi öğrendiği bir yerde buluşuyor..
seviyor , sevmiyor..
bir papatya için ne ölümcül ikilem bu. bir insan içinse herhalde en tehlikeli oyuncak. tam iyileşmeye çalışan bir yaranın kabuğuyla oynayıp yeniden kanatmak gibi. Tam her şey yoluna girmiş gibiyken bizi yeniden içine çeken o çukurun hikmeti nedir? yoksa söyledikleri gibi hep iyi şeyler düşünersek başımıza iyi şeyler mi gelir? musibetler içimizdeki kiri takip ederek mi bizi buluyor? hayat sandığımız kadar umutsuz ve kötü mü cidden? nerdeyse hiç bir şeyi kontrol edemezken bunca belirsizlik içinde başımıza gelen hayır ve şerde payımıza düşeni abartıyor muyuz.. kafamın içi yine tuhafiyeci dükkanı gibi.
içimizden tası toprağı gidenlerin haddi var hesabı yok. yaş ilerledikçe gidişler artıyor. bu kayıplar bazen aileden bazense gönlümüzden. ardından içimizde beslediğimiz aşkın kendisi bir süre sonra köhneleşmiş bir şeye dönüşüyor. acı da böyle, yerini her an başka duyguların alabileceği yapma çiçekleri andırıyor. araba radyosunda çalan türkü neyse, acının bıraktığı iz de öyle oluyor. her seferinde alıp başka diyarlara götüren, inciten fakat yarın olsa yine aynı şeyi yapacak kadar tekrara binen. sizi temin ederim ki aşk da acı da ucuz bir yara. siz bir de acıtan özlemi görün. içimizden göçenler besleyip büyüteceğimiz, gözümüz gibi bakacağımız özlemi bırakıp öyle gidiyorlar. acının insanı yola getirdiği söylenir. belki doğrudur, bilmiyorum. şimdilik özlemekle meşgulüz. olsun bizi de bu mecburiyet kendine hayran bıraktı.
hayat biraz da böyle; vişne suları içilir, kutuları atılır. bazı durumlarda kolaylıkla başa dönülür. vişneler sık sık ezilir.toprak susar , bu toprağın alışkanlığıdır.içini çoğalt bize lazım olur. bu bize zaman kazandırır. vişneler erken yaşlanır. yaşlarım nerdedir? parklar neden hiç yalnız kalmazlar. sakızdan çıkan kader mi olur? haksızlığı bir tarif eden de bulunur.. ancak her şey bu zamanı aşıyor sanki.
biliyorum.sevmek pürdikkat kesilmekti.sana odaklandım.çayı sever misin, kahvenin yanında hangi kurabiyeyi seversin, diline dolanan o şarkıyı , ne zaman heyecanla konuşur, ne zaman kabuğuna çekilirsin. sahi henüz öğrenemediklerim, yürümeyi sevdiğin yol neresi? okuduğun ilk kitap? en sevdiğin arkadaşın.. seni çocukluğundan itibaren tanımak istedim.. sen yine bi yerlerde anlat hep anlat.. ezbere bilsem de etkisinden bi şey kaybetmez hikayen. olur da hani bilmeden, hiç istemeden seni incittiysem, kalbindeki kırıklığı dağıtma, konuş benimle. hem sevmek, hiç incinmemek, incitmemek değil ki, sevmek onarma gayretidir. sen başlı başına öyle güzelsin ki, birlikte bir başka güzel olalım istedim. sensiz olabilecekken seninle daha güzel olacak bir hikayeyi birlikte yazalım istedim.
içimde büyüttüğüm tüm güzellikleri seninle paylaşmak istedim.
akşam oldu.eve dönme vakti. eğer olduğumuz yerde fazla çırpınırsak kendi kuyumuzu kazmış oluruz. en azından fizik bunu söylüyor.
kaderle pazarlık etmek.. işlemeye tenezzül etmediğim ucuz günahlar. felaketler ardışık sayılar gibi.
Ömer Hayyam’ında dediği gibi “ben düşündükçe var dünya ben yok, oda yok” yani yaşamdan anladığımız şey; aslen bizimle başlayıp biten kısmı. Ne kadarını geride bıraktığım belli ama ne kadar daha süreceği muamma..
o değil de gerçekten ne yapacağız?
yine de sesim umuda, bahara , güneşe dönük. bizi bu ruh kurtarır.
ben çok teşekkür ederim
bir şarkı ait olduğu kişiyle uzaklaşıyor Sezen A. seni istiyorum 🎶

