Odamda Seyahat!

Merhaba oda

Ayarlamalar yapıyorum. Uzun zaman oldu, !

Biraz okuyup , biraz yazıp çizmeyi , odamı özledim

Sait Faik Abası Yanık’ın çok sevdiğim bir kitabından alıntı yapsam . Kitabın adı , hikayenin başlığı ayrı bi güzeldir :

Söz vermiştim kendi kendime: yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kağıt kalem aldım, oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.

DERT

Büyük babaannem Petek Hanım bundan 16 yıl önce yanımda vefat etti. Son günlerini kaderin cilvesi olsa gerek beraber geçirmiştik. Çalışkan çenesi kuvvetli dedikoduya bayılan bi kadındı. Eh birazda huysuzdu.bir zorunlu yaşlılık muhtaçlığı yanında şahsi bir derdi de yok idi.Ben ise Yerini yadırgayan üstelik karanlıktan korkan bir çocuklukta o uyumadan uyumazdım.istisnasız her gece “Allah’ım aklımızı uykumuzu alma” sözleriyle zikir çektiğini dün gibi hatırlıyorum.9-10 yaşlarından bu yana iflah olmaz bir gözlemciyim.Bu yüzden gözümün görüp kulağımın duyduğu her şey benim için bir tespit vesilesi.İstisnasız her gün içimden kendime aynı soruyu sordum Neden?

Gamsızlığın , sürekli eğlenme arayışının altın çağında havada asılı kalan soru bol. Cevapların yavanlığı biz tuhafları iyice eli böğründe bırakıyor, ne gam. Belki de schopenhauerin dediği gibi büyük acılar , daha önemsizlerin giderilmesini engellediği için iyidir. Ötekinin , berikinin büyük ( ya da gözümüzde büyüttüğümüz) acıları tamamıyla bizim sırtımızı büken şahsi, gerçek ve kaçınılmaz acılarımızı gözümüzde küçültür . Büyük acıların mahrumiyeti ise mazallah en küçük dert ve sıkıntılarımızı hatırlatıverir. Eskiler iyi dilek namına “Allah dersini artırsın” dermiş.İnsanı insan yapan , kemale erdiren , onu meşgul eden derdidir çünkü .Herhangi bir konuda derdi olmayan insanı bitkiden ayırmak güçtür . Dertten kasıtsa patates , soğan fiyatından gayrı bir şey elbet , şu ‘mesele’ dedikleri türden .Bir başıma hayatımın önemli bir bölümü odamda yalnız geçtiğinden , dert sohbetleri adına karşıma çıkan herkesle sohbet etmeye çalışıyorum . Her konuşma bir noktada cezaevinde bayram görüşmesi halini alıyor. Herkes dertli. Öyle böyle değil üstelik..

İki tür dert vardır derler : gerçek olanlar ve türetilenler. Şüphesiz duygusal hikayelerin altında yaşamak dertlidir. Ama bunu onkoloji koğuşunda kemoterapi sonucu bekleyen bir kanser hastasına dert diye anlatabilir miyim?

Sonunda kesinlikle ölüm olan bir hayatta dertlerle gamlanmak , en az mutluluk peşinde koşmak kadar beyhudedir belki de.

Allah dert verip derman aratmasın yine de.

TUHAF

Tuhaf 

Olması gereken gibi değil yani.Ama her şeye rağmen bir şekilde ‘var’

Orada bir kenarda sadece yüzünü o yana çevirince ya da eşeleyince ortaya çıkan tarzda da değil üstelik.Bütün o acayipliğine aldırmadan , kendine has bahaneleriyle kuşanmış, gururlu bir eda önümüzde dikiliyor.İlgimizi de çekiyor.Ne güzel ne de çirkin sayılır sıradan bir yüzü ufak tefek bir bedeni var..

Zihnim böyle şeylerle dolu bir tuhafiye dükkanı gibi.Ama hangisinden başlayacağımı bilmiyorum.Bir doğlu esnafım çünkü günün sonunda.Dükkanım var ama bir vitrinim yok.Frenk tüccarları gibi en kıymetli malı camekanda herkese teşhir etmeyi öğretmemişler bize.Aksine en nadide parçalar var içeride.Girsen de bulamazsın.Tezgahın altına sakladım sardım sarmaladım.Kıymetini bilecek birileri gelecek ki çıkartayım.Mutlu olmak için yaşıyoruz.Geri kalan her şey az buçuk tuhaf.Çilesini çekmeden sırrına erişilmiyor bazı şeylerin.Sahip olduklarımızla mutlu olacağımızı sandık ama görünen o ki olmuyor.Kazanmayı hayal ettiğimiz okul , yapmaya can attığımız meslek,girmek için mülakatlar aştığımız iş , kalbine girmek için yapmadığımızı bırakmadığımız sevgili , indirimde tam bedenimize uygun olanı bulduğumuz  kıyafet , yıl boyu kredi taksidi ödediğimiz o bir haftalık rüya gibi tatil… saman alevi gibi yandı ve söndü.. SON

Vücudun zayıf düştü,

Her şeyi anlamanın ve yeniden her şeyi hatırlamanın ve her şeyi gereğinden fazla anlamanın ve tekrar tekrar hatırlamanın yorgunluğu sardı her yanını.

Birbirine kırgın duvarlar, insanlar ve gölgeler

Şimdi ne yazsam da geçse kalbimin küsü ?

…..

DOĞUDA ZAMAN

ve nihayet kaçınılmaz olarak kafayı zaman denen şeye taktım. O mu geçiyor yoksa biz mi geçiriyoruz. Araştırmalara göre çocukken zamanın daha yavaş akması yada daha yavaş aktığı algısı , esasen hayatı yaşama şeklimizden kaynaklanırmış.

Hayatın erken evrelerinde neredeyse her şey yeni yada ilk. ilk kavga ilk dayak , il sevgili , ilk öpüşme, ilk ayrılık , tırmanılan ilk ağaç , ilk düşüş ilk defa yenen yemek.. Ne acıdır ki bunların çoğu belleğimizden uçup gider. Yaş ilerledikçe günler çoğumuz için bir öncekinin tekrarına , hatta kötü bir kopyasına dönüşür . Keşiflerle dolu günlerin yerini aynı iş aynı arkadaşlar aynı yollar ve benzeri kısır döngüler alır .

İçini eşsiz ve benzersiz hatıralarla doldurabildiğimiz anlar azaldıkça yaşam da sıradanlaşır.Ardından yaşa takılma riski olmaksızın geliveren erken emeklilik.İşten değil , hayattan. Ne tazminatı var ne de maaşı. Benjamin Franklin demiş ya “bazıları yirmi beş yaşında ölür fakat yetmiş beş yaşında gömülür” işte o hesap. Zaman , içini en anlamlı şekilde doldurmaya çabaladığımız , ne kadarına sahip olduğumuzu bilmediğimiz bi kavram. Durdurmak imkansız da bazen yavaşlamasına razıyız.

Ahmet Hamdi Tanpınar , Huzur eserinde “Doğu oturup beklemenin yeridir” diyor. ” Biraz sabırla her şey ayağınıza gelir.”

Zamanımız kısıtlı ama her şeyin de bir ‘vakti’ var.

“Sana kara yazıldı sanma,dünyanın düzeni böyle”

SON..

Birbirine kırgın duvarlar, insanlar ve gölgeler,

Şimdi ne yazsam da geçse kalbimin küsü?

İyi adama bir iki soru ..

Anladık iyisin,
Ama neye yarıyor iyiliğin.

Seni kimse satın alamaz,
Eve düşen yıldırım da
Satın alınmaz
Anladık dediğin dedik,
Ama dediğin ne?
Doğrusun, söylersin düşündüğünü,
Ama düşündüğün ne?
Yüreklisin,
Kime karşı?
Akıllısın,
Yararı kime?
Gözetmezsin kendi çıkarını,
Peki gözettiğin kimin ki?
Dostluğuna diyecek yok ya,
Dostların kimler?

Şimdi bizi iyi dinle:
Düşmanımızsın sen bizim
Dikeceğiz seni bir duvarın dibine
Ama madem bir sürü iyi yönün var
Dikeceğiz seni iyi bir duvarın dibine
İyi tüfeklerden çıkan
İyi kurşunlarla vuracağız seni
Sonra da gömeceğiz
İyi bir kürekle
İyi bir toprağa.